11 Temmuz 2017 Salı

İçimi kıkırdatırdı sesin...


Bir sarılsan bir öpsen göçmen kuşlar yuva kuracaktı koynuma
Oysa
Çoktan gitti göçmen kuşlar, bana kalansa kara kışlar...
-ki hiç sevmem kışı..

Biliyor musun?
Sen umurumda bile değilsin zannediyordun ama
Ben senin rakı kadehini tutuşuna kadar aşıktım...
Sen hep mükemmeldin gözümde
Ben zavallı acınası bir...
Of
Her neyse...

Saçma gelecek sana..
Sesini özledim en çok
Dokunuşunu
Öpüşünü
Sarılmanı
Gülüşünü
Bakışını
Kokunu değil
Sesini...
Seni dinlemek hep çok güzeldi...
karahindiba tohumlarını üflerken heyecanlanıp yerinde duramayan çocuğun kıkırdaması gibi..
İçimi kıkırdatırdı sesin

bir gün iyi olacağım ... söz vermiyorum ama

10 şubat 2017-- NKT


fotoğraf: Neslihan K T // nisan 2010-ankara

2 Temmuz 2017 Pazar

UnutMADIMAKlımda....



Genç kızdım henüz 21 yaşındaydım. Ben bu coğrafyanın insanından ilk o gün çok korktum. Takvimler 2 Temmuz 1993'ü gösteriyordu. Bir haber yayıldı kulaktan kulağa, Sivas'ta yapılmakta olan bir şenlikte aziz nesin'in de içinde bulunduğu madımak oteli kuşatma altındaydı....
Ben o genç yaşımda orada o insanların yanarak ya da dumandan boğularak öleceklerine inanmamıştım... Devlet vardı, polis vardı, asker vardı ya da daha doğrusu ben olduklarını zannediyordum henüz.
Ve dehşet içinde izledim ki, o insanlar orada boğuldu ya da yandılar... O zaman tam olarak algılayamamıştım büyük bir ihtimalle ama şimdi geriye dönüp düşündüğümde fark ediyorum ki, ben bu ülkeye dair umutlarımı o gün yitirdim.

Yeşim ve Huriye ile aynı mahallede beraber büyüdük, çocukluk arkadaşıydık ... Annemin hâlâ oturduğu, benim bütün çocukluk ve gençkızlığımın geçtiği sokağa çıkan sokakta otururlardı, aileleri hâlâ orada, o sokağın cadde ile kesiştiği köşede ufak bir marketleri vardı.. Başka bir ismi vardı şimdilerde Yeşim Market..., o günden sonra değişti... Eczacılığı o yıl bitirmişti Yeşim, ölümünün ardından evine posta ile geldi diploması... O yüzden ilk günden bu iki genç kızın nezdinde orada hayatını kaybedenlerin hepsini insanlaştırıp araştırıp öğrenmiş tanımıştım o zamanki imkanla neye ulaşabildiysem.... O günden sonra böyle olaylarda kaybettiklerimiz hiç istatistik olmadı olamadı benim için... Hep insanlaştırdım, hep ulaşmaya çalıştım tek tek hayat öykülerine... Her biri için içim yandı tek tek... İlk o gündü 2 Temmuz 1993...  içim bir yandı... Hâlâ yanar...

Söylemiş olmak için değil içten gelerek ve yaşayarak söylüyorum... unutMADIMAKlımda...

Ebediyen aklımda kalacak içim yanarak utanarak ağlayarak...

Şimdilerde başımıza gelenlerin temelleri o günlerde atılmaya başlanmıştı aslında...
Dersim, Maraş katliamları, 6-7 Eylül olayları, Madımak katliamı.... Şimdi bu zihniyettekiler terör estirdiği, bombalar patlattığı, masum insanları göz kırpmadan taradığı zaman ve bu yapılanlar -yazık ki- seçilmişler tarafından "terör örgütü değil, bir kaç öfkeli genç" olarak değerlendirildiler diye şaşırmamız aslında şaşırtıcı olan...
İlmek ilmek örülerek hazırladılar bugünleri... Seyirci kaldık bir çoğumuz... Çabalayanlarımız hep azınlıkta kaldık... Bizler; yani adaletten, özgürlükten, medeniyetten taraf olan kesim azınlıkta kaldık hep bu coğrafyada... Bizler kaliteli yaşam, güzel gelecek kaygısıyla birer en fazla ikişer çocuk yaparken riyakâr, fırsattı, ben cebimi doldurmaya bakarımcı kesim, oyunu dolayısıyla haysiyetini bir torba kömür üç beş kilo makarnaya satanlar, evladına tecavüz edenleri aldıkları iki kuruş paraya şikâyetten vazgeçenler, yalanı hırsızlığı savunanlar beşer beşer doğurdu, doğurduklarını kendi ilkel zihniyetiyle zehirledi... Azınlıkken git gide daha da azaldık... Azalıyoruz....
Çözüm var mı?
Umudum yok....
Bir mucize olsa devrim yapsak?...
Devrim sonrası yapılan ilk demokratik seçimde bu coğrafyanın gidip oy vereceği kişilerin kimler olacağı belli...
Onlar da iktidara gelir gelmez ilk icraat olarak devrimi yapanları -bizleri- yok ederler... Asarlar, keserler, yakarlar...
Bu coğrafyanın insanı bu...
Çok üzücü ama bizim gerçeğimiz bu...

Genç kızdım daha... 24 sene önce bugündü...
İbadetten (!!!!!!) çıkan bir şuursuz grup bir otel dolusu sanatçıyı... Şairi, yazarı, dansçıyı, müzisyeni diri diri ateşe verdi.. Kafirler!!!! diye... Çocuk yaştakiler vardı aralarında...

Ben ilk o gün çok korktum bu coğrafyanın insanından ...
Hâlâ ödüm kopar...
Her geçen gün artarak...





UnutMADIMAKlımda



Genç kızdım henüz 21 yaşındaydım. Ben bu coğrafyanın insanından ilk o gün çok korktum. Takvimler 2 Temmuz 1993'ü gösteriyordu. Bir haber yayıldı kulaktan kulağa, Sivas'ta yapılmakta olan bir şenlikte aziz nesin'in de içinde bulunduğu madımak oteli kuşatma altındaydı....
Ben o genç yaşımda orada o insanların yanarak ya da dumandan boğularak öleceklerine inanmamıştım... Devlet vardı, polis vardı, asker vardı ya da daha doğrusu ben olduklarını zannediyordum henüz.
Ve dehşet içinde izledim ki, o insanlar orada boğuldu ya da yandılar... O zaman tam olarak algılayamamıştım büyük bir ihtimalle ama şimdi geriye dönüp düşündüğümde fark ediyorum ki, ben bu ülkeye dair umutlarımı o gün yitirdim.

Yeşim ve Huriye ile aynı mahallede beraber büyüdük, çocukluk arkadaşıydık ... Annemin hâlâ oturduğu, benim bütün çocukluk ve gençkızlığımın geçtiği sokağa çıkan sokakta otururlardı, aileleri hâlâ orada, o sokağın cadde ile kesiştiği köşede ufak bir marketleri vardı.. Başka bir ismi vardı şimdilerde Yeşim Market..., o günden sonra değişti... Eczacılığı o yıl bitirmişti Yeşim, ölümünün ardından evine posta ile geldi diploması... O yüzden ilk günden bu iki genç kızın nezdinde orada hayatını kaybedenlerin hepsini insanlaştırıp araştırıp öğrenmiş tanımıştım o zamanki imkanla neye ulaşabildiysem.... O günden sonra böyle olaylarda kaybettiklerimiz hiç istatistik olmadı olamadı benim için... Hep insanlaştırdım, hep ulaşmaya çalıştım tek tek hayat öykülerine... Her biri için içim yandı tek tek... İlk o gündü 2 Temmuz 1993...  içim bir yandı... Hâlâ yanar...

Söylemiş olmak için değil içten gelerek ve yaşayarak söylüyorum... unutMADIMAKlımda...

Ebediyen aklımda kalacak içim yanarak utanarak ağlayarak...

Şimdilerde başımıza gelenlerin temelleri o günlerde atılmaya başlanmıştı aslında...
Dersim, Maraş katliamları, 6-7 Eylül olayları, Madımak katliamı.... Şimdi bu zihniyettekiler terör estirdiği, bombalar patlattığı, masum insanları göz kırpmadan taradığı zaman ve bu yapılanlar -yazık ki- seçilmişler tarafından "terör örgütü değil, bir kaç öfkeli genç" olarak değerlendirildiler diye şaşırmamız aslında şaşırtıcı olan...
İlmek ilmek örülerek hazırladılar bugünleri... Seyirci kaldık bir çoğumuz... Çabalayanlarımız hep azınlıkta kaldık... Bizler; yani adaletten, özgürlükten, medeniyetten taraf olan kesim azınlıkta kaldık hep bu coğrafyada... Bizler kaliteli yaşam, güzel gelecek kaygısıyla birer en fazla ikişer çocuk yaparken riyakâr, fırsattı, ben cebimi doldurmaya bakarımcı kesim, oyunu dolayısıyla haysiyetini bir torba kömür üç beş kilo makarnaya satanlar, evladına tecavüz edenleri aldıkları iki kuruş paraya şikâyetten vazgeçenler, yalanı hırsızlığı savunanlar beşer beşer doğurdu, doğurduklarını kendi ilkel zihniyetiyle zehirledi... Azınlıkken git gide daha da azaldık... Azalıyoruz....
Çözüm var mı?
Umudum yok....
Bir mucize olsa devrim yapsak?...
Devrim sonrası yapılan ilk demokratik seçimde bu coğrafyanın gidip oy vereceği kişilerin kimler olacağı belli...
Onlar da iktidara gelir gelmez ilk icraat olarak devrimi yapanları -bizleri- yok ederler... Asarlar, keserler, yakarlar...
Bu coğrafyanın insanı bu...
Çok üzücü ama bizim gerçeğimiz bu...

Genç kızdım daha... 24 sene önce bugündü...
İbadetten (!!!!!!) çıkan bir şuursuz grup bir otel dolusu sanatçıyı... Şairi, yazarı, dansçıyı, müzisyeni diri diri ateşe verdi.. Kafirler!!!! diye... Çocuk yaştakiler vardı aralarında...

Ben ilk o gün çok korktum bu coğrafyanın insanından ...
Hâlâ ödüm kopar...
Her geçen gün artarak...


29 Mayıs 2017 Pazartesi

ÇÜNKÜ MOR İSYANDI…



Yeniden sever miyim ki onu?
Diye düşündü kadın…
Çatı katı olan, pencereleri panjurlu, kocaman bir bahçesi olan ve o bahçedeki ağaçlar gökyüzünü delecek gibi duran bir evde… Onu yeniden sever miyim?
Geniş pencerelerinden içine aydınlık dolan, gökyüzüne uzanan ağaçlardan birisinin dalında çingene salıncağı salınan, her köşesinden huzur damlayan bir evde..

Aşklarını kalabalık bir kentin yüksek sitelerinden birisinin dördüncü katına sıkıştırmışlardı.. Kısacık süren ama kadın için bir ömre bedel olan aşklarını… Çocuksuz sokakları olan, yeşillendirme çabası göze çok yapay görünen bir site. Renksiz…. Gri…
-Giysilerimize dahi yansımıştı renksizliğimiz- diye aklından geçirdi kadın. Onlar bile hep soluk renklerdi. Canlı turuncular, göz alıcı yeşiller, iç açan turkuazlar, şehvetli kırmızılar, boncuk mavileri, çingene pembeleri, menekşe morları, güneş sarıları falan yoktu gardıroplarında. 
Varsa yoksa toprak rengi, lacivert, kahverengi, bej, ekrü, taba, gri… En çoksa hüzün siyahı…

Adamdan sonra başlamıştı kadın gardırobunu ışıl ışıl renklere boğmaya. –Ama çok geç kalmıştım- diye söylendi içinden.
Hayatı renklendirmeye bir yerden başlamak için çok geçti.
-Sevgim yeter sanmıştım o zamanlar hayatımızı çiçeklendirmeye… “Bir insanı sevmekle başlayacaktı her şey” sözde…”Dünyayı güzellik kurtaracak”tı..
Aklımca çok güzel sevmiştim ben.. Oysa sevgi, aşk falan, hiç var olmamış ki…
Hiç olmamışsa; biz, ikimiz de nasıl olmuş gibi davrandık ki o zaman?-

-Ah harika, hepten deliriyorum belki de. Kendi kendime konuşur da olduğuma göre-
Sustu sonra kadın, ama içi susmadı…Düşünene deli demiyorlardı; içinden  sessiz sessiz saatlerce konuşana. Ama sese dökmek bu iç konuşmaları, tehlikeli yapıyordu insanı. Ne saçmaydı.

İlişkileri bittiğinde hatayı hep kendisinde aramıştı kadın. –Mutlaka bir yerde yanlış yaptım-  demişti günlerce, gecelerce. Hiç acımamıştı kendisine; hüzün karasına sarıp sarmalayıp bedenini, lime lime etmişti ruhunu…
Hep sebep aramıştı
-Neden
Neden
Neden-  demişti
Onun kendisine bunca eziyetine hiç kıyamayan can dostu söylemişti oysa.
--Sebebi yok, sadece canı öyle istedi
demişti defalarca ve defalarca.
-Hiç mi sevmedi, sevmediyse nasıl öyle baktı, öyle dokundu, öyle kokladı?-
demişti kadın kendini hırpalarken defalarca ve defalarca
zaman aldı kadının bu gerçeği kavrayıp hak vermesi..
bir hayli zaman aldı
o zaman zarfında çok canı yanmış, ruhu çok hasar almıştı..

Sonra bir gün anladı kadın, birdenbire anladı.. Onun tek başına çabasının hiç işe yaramayacak olduğunu, hataları da varsa, hatasız insan olamayacağını… O kusursuz da davransa adamın yine de aynı davranacağını, ondan birdenbire sıkılıverdiğini, gidişine bir sebep aramanın anlamsız olduğunu…
Çünkü bir sebebi olmadığını
Sadece canının o zaman öyle istediğini

Birdenbire anladı…


Sonra gidip saçlarını mora boyadı…


26 Mayıs 2017 Cuma

Geçmişten çıkıp geliverene ithafen..

Bunca zaman sonra öylece elini kolunu sallayarak dönecek ve bıraktığın kadını bıraktığın gibi bulacaktın; öyle mi? Fazla hayalperestçe değil mi sence de? Kim aynı kalabilir ki araya seneler girince? Dediğine göre gündüzler hayat koşturmacasıyla geçip gitmiş de geceleri -hele yalnızsan, ki genelde yalnızmışsın- yokluğumla konuşup varlığımı özlemişsin meğerse!... Yalnız gecelerinin yoğunluğu söyleminin pek de inandırıcı gelmediğini parantez içinde belirttikten sonra, işin gerçek olan kısmına gelecek olursam geçen senelerin edebiyat yeteneğine hayli katkısı olduğunu söylemeliyim doğrusu. Kulaklarıma inanamadım kurduğun cümleleri işitince... Vay be... "gündüzler hayat koşturmacasıyla geçip gitmiş de, yalnız gecelerinde yokluğumla konuşup varlığımı özlemiş" beyimiz... Tebrikler doğrusu.. Şimdi ayakta alkışlamak istiyorum seni izninle!...
de
Sormazlar mı peki adama; "kadın ne şehir değiştirdi, ne adres ne telefon; yokluğuyla sohbete oturup varlığına özlem duyacağına bir alo niye demedin acaba" diye?
sorarlar
sorarlar elbette ya; bir şey söyleyim mi, ben sormayacağım..
Öncelikle umurumda olmadığından ve sonrasında cevaben kuracağın yeni ve en az bir önceki kadar ucuz edebiyat kokacağını tahmin ettiğim cümleyi midemin kaldırabileceğini, bünyemin tahammül edebileceğini  hiç zannetmediğimden....

Biliyor musun, ilk gittiğin günlerde ben de böyle tahammül edilemez hallerdeydim. Yapış yapış ağır arabesk modlu şarkılar dinleyip, içip içip, bol bol ağlayıp gündüzleri hafifçe kabuklanmaya başlayan yarayı geceleri kanırtıp kanatarak, kendimi yalnızlığıma kapatarak yaşadım bir süre. Yalnızlığı tercih etmiştim, konuşmuyordum hiç kimseyle zira tahammül edilemez ölçüde sevimsiz olduğumun farkındaydım neyse ki...
sonra geçti
iyileştim...
Şimdi her ne kadar yeni bir atak şeklinde gelsen de üstüme üstüme bağışıklık kazanmış bir defa bünyem sana...
Bir daha yakalanmam "sen hastalığı"na...
Şimdi burada inkar edip yalan söyleyecek değilim  grip gibi her gelişinde yakalandığım aşklarım oldu hayatımda, hani adam şimdi çıkıp gelip bulaşsa başlarım hapşırmaya..
Lakin sen..
Nasıl desem
Kızamıktan bir adım ötesi değilmişsin işte ne çare... Bir kere geçirir insan sen gibi bir hastalığı ömründe..

Tarzında da durup durup geçmişe dönmek de yoktur hani aslında.. Bu bakımdan şaşırmadım desem yalan dönüşüne..
şaşkınlığa ek olarak;
Sevindim desem... Yok
sevinmedim
Üzüldüm desem.. I-ıh
neden üzüleyim ki?
Acımak?  ne alaka canım
acınacak adam mısın sen?
Kızgınlık? Yooo
kızılacak ne var ki?

Oh olmuş da demek gelmiyor içimden
Hiçbir şey hissetmemek diye bir şey var gerçekten...

Neyse artık gideyim ben ..
Sen de kal sağlıcaklan..

fotoğraf: Neslihan K. Tamyaman / 2010 Eylülü-- Frigiliana

20 Nisan 2017 Perşembe

ruh ve beden sağlığı detoksu

çelınç yazarken iyiydi... her gün yazıyordum.
o zaman demiştim ki
-aman blogu artık ihmal etmeyeyim, ben blogerlığı meğer ne kadar çok seviyormuşum-
uhuhuuuu
lakiiiiiin
ülke gündemi o denli şahane ki
ne yazabildim
ne okuaybildim son bir aydır adam gibi
içim şişti içimmmmm

mücadele mücadele mücadele
offfff nereye kadar
boşa kürek çekiyoruz ya
valla

artık biraz kendi iç dünyama dönmek istiyorum...
daha çok okumalı, yapmak isteyip yapamadığım onca şeyi yapmalı, örgü örmeli, dikiş dikmeli
her gün saatlerce müzik dinlemeli, dans etmeli, açık havada bol bol yürüyüş yapmalı, çokça yazmalı, capon balığına, büüye ve annişime daha çok zaman ayırmalı, gezmeli, fotoğrafa yeniden ağırlık vermeli, ihmal ettiğim dostlarımı arayıp sormalı, buluşup kahve ya da rakı içmeli, daha çok gülümsemeli
özetle enerji depolamalıyım...

evet yaaa
yapacağım bunları
gerçekten...

bir de en önemlisi enerjimi sömüren insanlardan uzak durmak da olmalı listede..

var ya öyleleri
ne hikmetse nerde acayip var beni buluyor
valla

bi de merak ediyorum cidden
bi bakın yaa şööle alıcı gözle bana
benim tipimde bir "senin yüzünden" tipi mi var?

geçmişte de çok geldi başıma da çok yakın geçmişte çok somut iki örnek var..

birisi hayatında ben olup da bahsetmesem sittin sene haberinin olması olasılığı olmayan bir seminere sayemde katılıp sonra da bana atar yaptığı için seminere devam etmeyi bırakıp
ardından da SENİN YÜZÜNDEN BEN KURSUMA DEVAM EDEMEDİİİİĞĞĞM diyen bir zat-ı muhterem
nan ben olmasam o kurstan haberin olmayacaktı onu naapcaz?
bu bir

bi de başkası var
benimle arkadaş olup benden dolayı çok yakın dostumla da arkadaş olan bir zat-ı muhterem... anlamsızca ayak üstünde bir gecede 29 yalanı ard arda sıralamışlığını keşfedip yüzüne vurdum ve bunu da dostumla yaptığımız bir sohbet anında anladığım için bana şarlayıp SENİN YÜZÜNDEN BENİ HAYATTA ANLAYAN TEK İNSANI KAYBETCEM BEEEEĞĞĞN
ulen ben olmasam sen o seni hayatta tek anlayan insanı nası bulacaktın acabaaaa
derler adama di mi?
derler
dedim de zaten


hay bin kunduz yaaauw
parayla mı veriyolar arhadaş bunnarı bana kiloyla mı?
egolarını yediklerimmm
...

hayır bi de en başında ben bunlara çok değer verip gönül rahatlığı ile benim için çok değerli olan ortamlara sokup benim için değerli insanlarla tanıştırıyorum falan....

SENİN YÜZÜNDEN TİPLİ olduğum kadar
salağım da bence...

ezcümle
ruh ve beden sağlığı detoksuna giriyorum ey ahali
işe de bana negatif enerji veren homo sapiensleri ayıklamak
ve hayatıma hasbel kader sızan yeni insan olursa onlara asla ve kat'a özel bir değer vermeyerek başlamayı düşünüyorum

HAYIRlara vesile olsun..

haaaa bu arada
saçları ful mor yaptım
ne zamandır aklımdaydı
olurdu olmazdı derken
olur nan olur
ne olmayacak dediiiiim
yaptım
ben sevdim...
beğenmeyen küçük oğluna almasın :)




3 Nisan 2017 Pazartesi

Postmodern Bir Piyanist Şantör- İzzet Arif



Heyecanla ekose gömleğinin göbeği üzerinde toplanan kısmını aşağı çekiştirdi. Aynaya hızlıca bir göz attı, kapıya yöneldi.
Karşısında alımlı bir kadınla tıfıl bir delikanlı vardı. Delikanlının varlığına canı sıkıldı hafiften, ekşitti suratı ancak çabucak toparladı.
“Alımlı kadınla daha sonra ilgilenirim, şimdi söyleşiye odaklanmalı” diye geçirdi aklından. Yanağı seğirdi hafiften. Ne vakit aklından pek hoşuna giden bir şey geçirse böyle yanağı seğirir sakalları oynardı.
Salona doğru yol gösterdi ikiliye, alımlı kadın üçlü koltuğa rahatça yerleşmeden önce elini uzattı:
-         -Selin ben sevgili İzzet Arif Bey
İki isminizi birlikte kullanmaktan hoşlanıyorsunuz diye duydum, bilmem yanılıyor muyum?
El sıkışırlarken “hayır” dedi İzzet Arif “yanılmıyorsunuz Selin Hanım”
Bu cevabı hayli ağırdan almış, o süre zarfında Selin Hanım’ın elini bırakmamıştı.
Kadın kibarca elini çekip, üçlü koltuğa rahatça oturup bacak bacak üstüne attı. İnce uzun bacaklarının ne kadar cezbedici oldukları siyah pantolonundan dahi belli oluyordu. Dalgalı kumral saçları handiyse beline geliyordu.
Oturduğu yerden, gözlerini hiç ayırmadan, bir hayli küçümser bir tavırla İzzet Arif’i inceliyordu.
İzzet Arif bu göz hapsinden tedirgin olup kapı ağzında dikilip kalan delikanlıya döndü; “otursana” dedi.
Selin
-         -Ah Berke unuttuk seni
İzzet Arif Bey, Berke fotoğraflarımızı çekecek…

“Hoş geldin” dedi İzzet Arif çaktırmadan çocuğu inceleyerek.
Çocuk orta sehpanın yanından dolanarak ikili koltuğun köşesine ilişti. Uzun saçlı, küpeli ,hafif kaslı, hayli tıfıl ama bir o kadar da yakışıklıydı.
İzzet Arif’in suratı ekşidi yine farkında olmadan. Kuvvetli rakiplerden hoşlanmazdı, yan gözle Selin’e baktı; oğlanla ilgilenmiyordu. Yüzü güldü İzzet Arif’in yeniden
“Filtre kahve yapmıştım yeni, içer miyiz?”
-         -Sütlü
dedi sadece Selin; fütursuzca İzzet Arif’i incelemeye devam ediyordu.  
Bu bakışlardan iyiden iyiye huzursuz olan İzzet Arif hemen mutfağa yöneldi. Berke’den yanıt alamadığını anımsadı, seslendi
“Berke seninki?”
-         -Sade
dedi Berke.
Kahveleri hazırlarken miskin tekir kedisi mırıl mırıl bacaklarına süründü. “Dur kızım şimdi ya” diye söyledi kediye. Çıkarken mutfağın kapısını kapattı kedi içeri gelmesin diye.
Selin kaykılarak oturduğu üçlü koltukta doğrulmuş, orta sehpanın üzerine not defteri ve kalem çıkartmış ve bir ses kayıt cihazı yerleştirmişti.
Uzanıp kahvesini tepsiden alırken
-         -Başlayalım mı?
dedi
“İnsan kahveye bir teşekkür eder, ne kaba kadın bu” diye geçirdi içinden İzzet Arif  “Tamam” dedi dışından.
Berke makinesini çıkartmış, orasıyla burasıyla oynayıp ışık ayarlarını yapıyordu.
Kahvesini alıp ikili koltuğun Berke’nin ilişmediği diğer köşesine oturdu İzzet Arif. Gözü göbeğine takıldı, ekose gömleği toplanmıştı yine, mutfakta çekiştirmediği için kızdı kendisine. “Şimdi bu kadın gözümün içine bakarken de düzeltemem ya” diye düşündü, yüzü ekşidi.
İzzet Arif piyanist şantördü. Evet günümüzde artık böyle bir meslek kalmamıştı 90’lı yılların başlarında popüler olan bu meslek tavernalarda org çalıp şarkı söylemekten ibaretti. Artık taverna kalmadığından, meslek de yok olup gitmişti. İzzet Arif bunu günümüzde canlandıran isim olarak bir anda şöhret olmuştu Ankara piyasalarında. Bir sosyete meyhanesinde icra ediyordu mesleğini. Ankara’nın o çok meşhur sosyete dergisi için söyleşi yapmaya da tam bu sebeple gelmişti Selin Yılmaz. Derginin popüler isimlerindendi.

İzzet Arif her ne kadar kendisini büyük bir sanatçı olarak görüp böbürlense de aslında hiç de sanatçı profiline sahip birisi değildi. Göbekli, sakallı, kaba saba bir adamdı. Gerçi sakalı şimdilerde çok moda olduğundan bırakmıştı ama çok da rahat etmişti doğrusu. Hem her gün traş olma zahmetinden kurtulmuş, hem de bol kıllı olduğundan traş olurken cildinin tahriş olup durması eziyetinden. 15 günde bir kuaförüne gidip düzelttiriyordu sakalı oluyor bitiyordu. Fiziki görünümünün uygunsuzluğu bir yana zaten geçmişte kalan piyanist şantörlerin de büyük çoğunluğuna ne denli sanatçı denilebilirdi, o da tartışılırdı doğrusu..
Neyse gerçekten de İzzet Arif kendisi için çok akıllıca bir seçim yapmıştı bu mesleği seçerken. Bu işe biraz ailesine kendini kanıtlamak, asilik yapmak adına bulaşmıştı. Tutacağı pek de aklına gelmemişti aslında en başlarda.
Zengin aile çocuğuydu İzzet Arif, feodal toprak zengini kasaba kökenli bir aileden geliyordu. Hiç para sıkıntısı nedir bilmeden büyümüş, uyduruğundan da olsa kolejlerde okumuş hatta yine uyduruk bir taşra üniversitesini bile bitirmişti. Sözde işletmeciydi. Bunu her fırsatta dile getirmeye bayılır ama hiç üniversite adı vermezdi.
Çocukluğunda zengin aile çocukları arasında piyano dersleri moda olduğundan buna da ders aldırtmıştı ailesi. Bir Mozart olamayacağı çok açık ve net olmakla beraber müzik kulağı pek de fena olmadığından üç beş bir şeyler kapmıştı o derslerden. Ondan başka iki kız bir erkek kardeşi daha vardı ama onlar hepten umutsuz vaka çıkmış, kısa sürede öğretmeni delirtmek suretiyle müzik hayatlarını noktalamışlardı.
İzzet Arif bir taraftan ailesinin ona sağladığı bol paralı imkanları sonuna kadar sömürerek kullanırken diğer yandan da onlardan utanıyordu. Çünkü kendince feodal düzene çok karşı, sıkı bir solcu, büyük bir aktivistti.
Yaşadığı hayatla bu seçimlerinin taban tabana zıt olduğunun yüzüne vurulmasından asla hazzetmezdi.
İşte piyanist şantörlüğe soyunmasının nedeni de ailesine karşı gelmek, kendi ayakları üzerinde durmak isteğindendi. Kendine kendi kriterlerine uygun –sözde- onurlu bir hayat kuracaktı. Sorarsan kurmuştu da. Lâkin Ankara’nın en lüks semtinde oturduğu ev, altındaki arabaları –evet iki arabası vardı- baba parası ile alınmışlardı. Bu konuyu hiç gündeme getirmez, elinden geldiğince ört bas ederdi.
Esasen yola piyanist şantörlüğü hedefleyerek çıkmamıştı. Amacı devrimci şarkılar söyleyip türkü barlarda çıkıp ekmeğini kazanmaktı. Fakat İzzet Arif’in çalabildiği tek enstrüman çocukluktan kalan piyano tecrübesi sayesinde org olunca, türkü bar hayalleri suya düşmüştü otomatik olarak. Gitar ve saz tıngırdatmayı da denemişti ama o derece umutsuz vakaydı ki..
Hoş ona sorarsanız çok iyi olacaktı bir gün
Hem gitarda, hem sazda…
Olacaktı emindi
aslında çok iyiydi de.. heyecanlanıyordu işte
o heyecanı bir gün kesin yenecekti
Ama o gün bir türlü gelemiyor, sürekli debelenmesine rağmen İzzet Arif bir arpa boyu yol kat edemiyordu….



-sürecek- 

10 Mart 2017 Cuma

Davetsiz Misafirle Mavi Kedi

Kimsenin bilmediği paralel evrenimde
Bir konuğum vardı bugün
şşşşşşşş kimse duymasın...

Birlikte lale soğanı gömdük
kumlu toprağıma
Malum mevsim bahar..
Pek çelimsizdi
konuğum
Bir hayli de beceriksiz...
Pek bitkin düştü
kazarken toprağı
Sinir oldum
Belli ettim..
Edilmez oysa...
konuklara
Görgü kuralı!
annemin ilk öğrettiklerinden...
Dudağı büküldü
üzüldüm...
Onu ağaç evime götürdüm
-ki daha önce
kimseyi götürmemiştim...
Mavi kedimi okşamasına izin bile verdim
-ki daha önce
kimseye göstermemiştim...
Mavi kedim purrrrladı
konuk uykuya daldı
Kediye de kızdım
Kıyıp uyandıramadım
sinir oldum, belli etmedim
etsem de anlamazdı
-uyuyordu-
Uyandığında;
karanlık çökmüş
gün geceye dönmüştü
-Hadi artık- dedim
yolladım
Arkasından el sallamadım
Bir daha da gelmez bence
Pek dostça davranmadım
Paralel evrenimde bugün
Davetsiz misafirle mavi kedi
bir olup
beni sinir etti
Sonra?
Sonra gerçekliğime döndüm
mavi kediye yeteri kadar mama ve su bırakmıştım...



9 Mart 2017 Perşembe

Çelınç'ta 20. Gün ( 20. Hayat sana ne öğretti?)

vay be öyleydi böyleydi derken devirdik 20 günü ya la şaka maka..
zaman hızlı netekim...

son günün sorusu fena..
oy oy oyyyy

HAYAT SANA NE ÖĞRETTİ...

çok uzun bunun cevabı.. ve ne kadar yazarsa yazsın insan yine de eksik bir şeyler kalacaktır mutlaka..


yaşıyorsan ne kadar eğilip bükülsen, kırılıp dökülsen de yeniden kalkıp dik durabilmek gerektiğini öğrendim

"öldürmeyen her darbenin insanı daha da güçlendirdiği"ni öğrendim

ailenin nerdeyse her şey demek olduğunu, fırtına anlarında herkes savrulurken insanın elinde avucunda kalanın sadece ailesi olacağını öğrendim

hiç bir aşkın sonsuza dek süremeyeceğini ama yerini çok daha farklı ve vazgeçilemez güzellikle bağlara bırakabileceğini öğrendim

insanın sahip olduğu en büyük servetin sağlığı olduğunu öğrendim

annelik denen duygunun hayatta hiç bir şeye değişilemez ulvilikte acayip bir his olduğunu öğrendim

Her insanın saf iyi ya da saf kötü olamayacağını, her iyilikte biraz kötülük, her kötülükte biraz iyilik olduğunu öğrendim..

eski dostlukların her zaman çok kıymetli olduğunu öğrendim

sen birisini çok seviyorsun diye o birisinin de seni sevemeyeceğini öğrendim, aynı şekilde birisi beni çok seviyor diye benim de onu sevmem gerekmediğini

insanların her zaman ben kadar duyarlı olamayacağını, hatta bir çoğunun karşısındakini incitmekten zevk alabildiğini öğrendim

Bazı insanların çok güzel rol yapabildiğini hatta yalan söylemez zannettiğim gözlerin bile açık açık yalan bakabildiğini öğrendim

seyahat etmenin, yeni yerler yeni kültürler keşfetmenin insan ruhuna iyi geldiğini öğrendim

"Özür dilerim" "seni seviyorum" "lütfen" sözlerini kullanmanın insanlara çok zor geldiğini öğrendim

karşımdakini dikkatle dinleyebilmenin önemini öğrendim

bana zarar veren insanları hayatımda tutmanın anlamsızlığını öğrendim

sen bir şeyden ne kadar kaçarsan kaç akacak kanın damarda durmadığını öğrendim...

en unutulmaz denen şeylerin unutulduğunu, en geçmez zannedilen acıların geçtiğini öğrendim

bazı zamanlarda hayır diyebilmek gerektiğini öğrendim


o kadar çok ki yaşadığım süre zarfınca öğrendiklerim...
hayat oturup bir başöğretmen kıvamı ile anlatıp öğretmedi esasen bunları, o akıp giderken yaşadıkça ben bizzat kendi kendime öğrendim bunları elbette..

ama öğrendiğim en en en en önemli şeyi en sona sakladım... zilyon şey arasında bunu tek geçerim ki:

ASLA ASLA DEMEMEYİ ÖĞRENDİM....

-----------------------


eveeeet..
koca bir çelınç maratonunun sonuna son derce istikrarlı ve disipli bir şekilde ulaşmış oldum..
Sevgili "ilham kedisi"ne bu çelınç için teşekkür eder. bir sonraki yazıma kadar herkese sevgi ve selamlar sunarım efenimm...

bu çelınça uygun bir fotoğraf bulamadım..
ama fotoğrafsız post da sevmiyorum...

hep rengarenk olsun hayatımız dileğiyle
rengarenk bir fotoğraf bırakayım buraya öyleyse..




8 Mart 2017 Çarşamba

çelınç'ta 19. gün (19. Manzarasız müthiş bir daire mi, manzaralı tek odalı bir daire mi?)

sondan bir..

hadi bakalım
yazalım neler yazacez..

MANZARASIZ MÜTHİŞ BİR DAİRE Mİ, MANZARALI TEK ODALI BİR DAİRE Mİ?

cevap veriyorum

manzaralı müthiş bir daire..

ehehehe..

şimdi bu soruyu bir aile olduğumuz gerçeği ile beraber yanıtlamaya kalkıştığımda zaten tek odalı daire manzarası üst düzey şahaneli olsa da direk olarak kendisini imha ediyor. Böylelikle manzarasız da olsa hepimizin rahatça sığabileceği daireyi seçmem gerekiyor..

ama yok
yalnız yaşadığını, bir ailen olmadığını varsayarak cevapla soruyu der iseniz..
o zaman manzaralı tek odalı daireyi tercih ederim.
çünkü
aşırı bir eşya düşkünlüğüm yoktur, sıcak ufak yerleri tercih ederim, ev işi yapmaktan nefret ederim ve büyük evlerin çok işi olur.
ayrıca çok ev insanı da sayılmam genelde hıldır hıldır sokaklarda gezinmeyi daha çok severim


manzara olacaksa da şöyle bi şey olsun tabi.. ;)


7 Mart 2017 Salı

çelınç'ta 18. gün (18. Hangisi daha olası; cadı, vampir, kurt adam? Ve tabii ki neden?)

Bu soru çok şahane.. ehehe..
tam benlik..

HANGİSİ DAHA OLASI; CADI, VAMPİR, KURT ADAM? VE TABİİ Kİ NEDEN?

Elbette ki CADI
nedeni ise çok basir

-ben-

evet evet ben..

ben bir cadıyım :D

evde kimsenin bilmediği gizli bir odam var, odanın duvarları hep rafa raf
ve o raflardaki kavanozlarımda neler neler yok ki..
kimselere çaktırmadan çayırdan çimenden oradan buradan şuradan topladığım envai çeşit madde..

adamotu, ebegümeci, oğul otu, fesleğen, defne, süsen, adaçatı, kekik, hindiba, altınbaşak, aslanağzı, hanımeli, baldıran, kedinanesi, sardunya, şerbetçi otu, nergis, ökseotu, meşe, gelincik, sümbül, maydanoz, çuha, üvez, melekotu, yüksükotu, çobanpüskülü, yonca, yosun, müge.....
vs vs vs
ayrıca
kurbağa bacağı, fare kuyruğu, solucan kurusu, güvercin boku, serçe bacağı, karga tüyü, yarasa kanadı....
vs vs vs

hepsi özenle alfabetik sırayla etiketlenmiş bir örnek kavanozlarda raflara dizilmiş..

ve elbette kapkara bir kazanım var...
kocaman.
gizli odamın orta yerinde..

altında odun yakamıyorum maalesef.. dumanı yok etmek için çok zahmetli büyüler lazım..
teknoloji diye bir şey var canım
elektrikli bir ocağım var kazanımın altında. düğmesine basınca yanıveriyor..
pek zahmetsiz...

ha elbette odamın kapısının yanına dayalı duran bir de süpürgem var.
doğru bildiniz
uçabiliyor...
sık kullanamıyorum.. malum insanlar pek de alışkın değil gökyüzünde bir cadı görmeye..
ama çok acil durumlar için bakımlarını yapıp, bulunduruyorum baş köşede.. ne olur ne olmaz diye..

ve bir de kristal küre...
kim nerde ne zaman kiminle ne işler çeviriyor görüp gerekli müdahalelerimi yapabileyim diye....

demiştim bu çelınç ne kadar gizli saklı bilgi varsa döküp saçacak orta yere diye...

okus
pokus
dipli dokus
o halde...

fotoğraf: otoportre

6 Mart 2017 Pazartesi

çelınç'ta 17. gün (17. Annenden ve babandan ne öğrendin?)

Çelıncın ağır topu bu soru bence..
ohooo gerçekten layıkıyla yanıtlamaya kalkışılsa sayfalar sürer yazması anlatması...

ANNENDEN VE BABANDAN NE ÖĞRENDİN?

Beni ben yapan ne varsa onlardan öğrendim ben.. Her evlada kendi ailesi şahane gelir elbette ama benimkiler gerçekten şahane :)

dürüst olmayı
saygıyı
sevgiyi
hırsızlığın, hak yemenin ne denli kötü bir şey olduğunu
hayat ne kadar sarsarsa sarssın yaşıyorsak ayakta kalabilmek gerektiğini
insanların canını fiziken ya da ruhen yakmamak gerektiğini
kitap okuma sevgisini
bilgi olmadan fikir olamayacağını
tasarruflu olmayı,
doğayı sevip korumayı
hayvan sevgisini, aç-susuz hayvanları besleyip sularını eksik etmemeyi
sanata değer vermeyi
insan ayırt etmemeyi, hiç kimseyi hor görmemeyi
sorumluluk sahibi olmayı
sorumluluğunu aldığım işi adaamakıllı yapmayı, baştan savmamayı
insanlara zarar verecek dedikodular yapmamayı
ispiyonculuğun berbat bir şey olduğunu

daha bu ve buna benzer yığınla iyi şeyi onlardan öğrendim ben..

annemden ek olarak daha başka şeyler de öğrendim

en mühimi, nasıl iyi bir anne olunması gerektiğini; hiç bir zaman onun kadar iyi bir anne olamasam da annişim şahane bir rol modeldi bu konuda

ayrıca

örgü örmeyi, dikiş dikmeyi, nakış işlemeyi
yemek, ütü, temizlik vs gibi bütün ev işlerini
evlilik hayatında kocamla tartışsak bile kimseye anlatmadan sorunu ev içinde çözmeyi
bana zarar veren insanlara verilecek en iyi cezanın onları tamamen yok saymak olduğunu
dünyanın en müthiş ağrı kesicisinin anne öpücüğü olduğunu
annelerin her zaman evlatlarının içinden geçenleri sezebildiğini..

...
..
.

yaz yaz bitmez ki...

Huzurla uyusun canım babam
daha çoook uzun yıllar sağlıklı yaşasın canım annem..

beni var eden
sonrasında hayatıma anlam katan iki şahane insan..
canımın parçaları...






5 Mart 2017 Pazar

çelınç'ta 16. gün (16. Kendini çok değerli hissettiğin bir an var mı?)

Ayy bugünün sorusu romantik...

KENDİNİ ÇOK DEĞERLİ HİSSETTİĞİN BİR AN VAR MI?

Olmaz mıııı..
herkesin vardır..

mezuniyet günleri, ailemin ve sevgili dostlarımın sürprizler yaptıkları özel günler, çok ilgilendiğim bazı adamların sevgilisi olmamı istediği günler, yazdıklarımın sanal dergi-gazeteler ve matbuu dergide ilk yayımlandığı günler falan filan gibi bir sürü gün sayılabilir elbette...

ama ben en önemli ve hayatımın dönüm noktası olan iki tanesini ve ek olarak bana her defasında kendimi çok değerli hissettiren bir rutini yazacağım..


-Büü'nün bana evlenme teklif ettiği 14 Şubat 2001 akşamı..
Çok sevdiğim üzgün suratlı peluş köpeklerden alıp karnına yüzük kutusunu bağlamış ve bir mektup eşliğinde vermişti :)
hem de ben çok seviyorum diye icikli bicikli karikatürlerle süslemişti mektubu ...
hatırlatırım ki o yıllarda şimdiki gibi showa yönelik atraktif evlenme teklifi terellelileri moda değildi .. ;)

-Defnoş'a hamile olduğumu öğrendikten sonra onu doğurana dek geçen 9 ay
Herkes üzerime titriyor, bir dediğim iki edilmiyordu. Kendimi prenses zannetmeye başlamıştım... elimi sıcak sudan soğuk suya sokturmadı annem, babam ve Büü o 9 ay boyunca.. Karnımda bebek var der oradan kalkıp oraya devrilir, kurum kurum kurulur, kasım kasım kasılırdım..
O zamanki amirlerim de kulakları çınlasın çok sevgili Bülent Bozkurt ve Hamit Çalışkan hiç yormadı, hiç üzmedi, hakkım olandan fazla izinler vererek şımarttılar beni.. Ve elbette canım Edoşum ve Aygukcuğum.... Üst düzey şımartıldım...
9 aydan fazla sürse ben dünyanın merkezindeyim ve dünya benim sayemde dönüyor falan zannetmeye başlayabilirdim bence..



Ama tabi sonra capon balığı doğdu ve ben anında unutuldum... Doğumdan çıkışımda beni heyecanla bekleyen sadece annemdi.. Geri kalan herkes bebişin başındaydı... Bir anda bütün havam tavam sönmüş 2. sınıf vatandaş oluvermiştim.. Lâkin umurumda mıydı? Aslaaaaa... O bebek kokusu var yaaa.... Mmmmmmmmm <3 p="">elbette kızımı doğum günüm günü doğurmayı başarabilmem de ayrı bir hediyeydi bana.. alınabilecek en nefis hediyeyi doğa ana armağan etmişti bana.. daha ne isterdim ki...

ve bahsettiğim rutin
caponumun hiç beklemediğim zamanlarda bana yaptığı süprizleri bulduğum her an..
Örneğin gece yatmadan hazırlayıp sinsice yorganı kaldırıp yastığıma koyduğu minik mektuplar gibi....
Annelik zaten dünyanın en değerli hediyesi.....



4 Mart 2017 Cumartesi

çelınç'ta 15. gün (15. Almış olduğun en saçma teklif?)

resmen bitiriyoruz yahu..
oysa çok alışmıştım ben her gün yazmaya.. Özlemişim blogger olayı gerçekten de çok.
Umarım çelınç sonrası da devam ettirebilirim bu istikrarımı..
bugün ne varmış bakalımmm

ALMIŞ OLDUĞUN EN SAÇMA TEKLİF...

sanal alem furyası alıp başını gitmeden önceleri yani hepimiz birer sosyal medya bağımlısı olmazdan evvel; pek de öyle saçma tekliflerle karşılaşmazdım..

Bir defa Kızılay'da yürürken delikanlının birisi yanaşıp sevgilim olur musun? demişti.. Karşılaştığım en saçma durum odur sanırım.. Laf atmalar sataşmalar, beraber yürüyelim, eşlik edeyim vs hep olur da böyle dangadanak teklif olarak gelen bir onu anımsıyorum..

Esas trajedi sosyal medyadan sonra başladı..
uhuhuhuuuuuu
facebook ya da instagram mesaj kutuma zaman zaman düşen teklifleri bir görseniz...
Bazen sesli gülüyorum.. Bildiğiniz kahkaha atıyorum..

Aslında acınacak bir durum onlarınki.. Yazık.. yalnızlık, medeni cesaret eksikliği vs artık hangi noktalara ulaşmışsa, hiç tanımadıkları insanlardan böyle medet umuyorlar...
Üzülmüyor da değilim bir taraftan..

bunların çoğunu ben fark etmiyorum bile, üzerinden iki sene üç sene geçiyor temizlemek için bir açıyorum
ne saçmalıklar :D

hep engelleyip silip atıyorum haliyle
bunları afişe etmek lazım aslında adıyla sanıyla..

O diil de.. Bahar aylarına girdik ya teorik olarak..
elbette ankaraya öyle kolay kolay gelemeyecektir her zamanki gibi..
mart canımıza okur daha buz gibi geçer falan..
ama fikri bile güzel.. bilen bilir ben ilkbaharı sevmem, polen alerjim yüzünden; lâkin doğanın uyanışını izlemek her zaman bir zevk..
tartışılmaz...



3 Mart 2017 Cuma

çelınç'ta 14. gün (14. En sevdiğin fiziksel acı?)

A-aaa bu soru gerçekten de enteresandante..

EN SEVDİĞİNİZ FİZİKSEL ACI

acı sevilir mi yahu..mazoşist değilse kim sever ki acı çekmeyi?

hani şimdi abartısal olmayan bazı fantastik şeyler gelmiyor değil aklıma ama
hayıııııırrr
susma hakkımı kullanıyorum
aaaa
çok ayıp beee..
şşşş Nes.. nck nck nck :P

bu arada bi tuvalete gittim..
ahahah bu aralar pek çıkamıyorum zaten .. diyetteyim ve günde en az 3 litre su içiyorum.. zaten normalinde bile aşırı sidikli bir kadın olan ben şimdilerde klozete kamp kurdum.. mutlu mesut yaşayıp gidiyoruz beraber..
ya benim şu kilo sorunum hiç çözülmeyecek haa..

defalarca -hah işte şimdi oldu, bu defa oturdu" derken
hep başa sarıyorum
tombul ve mutlu olmayı başarabilsem şahane olacak belki
ama nck
olmuyor
olamıyor
tombikken çok mutsuzum
aç kalmanın verdiği mutsuzluktan biraz daha fazla tombikliğin verdiği mutsuzluk, ona sebep üniversite çağlarımdan beri savaş halindeyim..

ayyy ne diyorum ben ya
ohoooooo
konu sapmış gitmiş nerelere...

ne diyodum
hah tuvalet
orada düşündüm (türkün aklı ya kaçarken ya sıçarken gelirmiş puhahahah)

sevdiğim demeyim de böyle bana tuhaf bir zevk veren fiziksel bir acı  geldi aklıma

hani uzuuun zaman spor yapmazsın da yaptıktan sonra vücut hamlar da böyle kesik kesik bir hamlık ağrısı olur hani..
hah işte o ağrıyan yerleri sıktıkça daha çok ağrır ama tuhaf bir şekilde de rahatlatır insanı
işte o hamlıklarımı sıkarken hissettiğim acıya sevdiğim acı diyebilirim..

spor yaparken oluşan kas acısı da iyi hissettirebilir insana
sevmem de.. kaslarım acıyorsa yaptığım hareket işe yarıyor bilirim.. ona sebep o acıdan şikayet etmem..

"no pain no gain " :(zahmet olmadan rahmet olmaz)

eheheh :D

hadi spora maĞdem :P

2 Mart 2017 Perşembe

çelınç'ta 13. gün (13. Asla cesaret edemeyeceğin bir şey?)

eheh 13. gün korku filmi gibi oldu :P
ayyy hele hele soruya bakar mısınız soruya..

ASLA CESARET EDEMEYECEĞİN BİR ŞEY..

pehhh ben neye cesaret edemezmişim naaaaĞn..
her şeye ederimmm..

gibi
kabadayı bir çıkış yapardım aslında bu soruya

2005 yılına değin.
yani
eğer anne olmasaydım..

Defnoş doğduktan sonra korkak tırsak kadının teki oldum çıktım..

Cesaret edemeyeceğim o kadar çok şey var ki..

Öncelikle kızımı riske atabilecek herhangi bir şey, her ne olursa aslaaaa cesaret edemem

ayrıca elbette kendimi riske atacak şeylere de cesaret edemiyorum artık.. Defne annesiz kalırsa onu benim gibi kimse sevemez diye...
örnekse
Annelikten önce bayılırdım mesela motosikletle hız yapmaya ama cesaret edemem artık (ben hiç kullanamadım, arkada takılmaktan bahsediyorum)

Aynı şekilde Büü'yü, annemi, ablamı, yeğenimi özetle çok sevdiklerimi, yakın dostlarımı da riske atacak herhangi bir şeye cesaret edemem..

sonraaa
vertigo hastası olduğumdan beri lunaparklardaki dönen zımbırtıların hiçbirisine binmeye cesaret edemem.. çünkü atağa sebep olur ve vertigo atağı öyle pis bir şey ki insan resmen öleyim daha iyi der..

Gözümde ciddi görme kaybı olduğu için gözüme darbe alabileceğim hiç bir şeye cesaret edemem, basketbol, voleybol oynayamam örneğin..

yine gözümdeki görme kaybı dolayısıyla araba kullanmaya da cesaret edemiyorum..


öffff moralim bozuldu beeea
bu ne
bildiğiniz korkak tavuk olmuşum..
ve de net bir şekilde yaşlanıyorum... çok neeet
ayıp nan
ona cesaret edemem buna cesaret edemem.. ayy kendi kendime uyuz oldum..
sevmedim bu soruyu hiç
kısa kesiyorum.
çok sevimsiz cevap oldu :P


Tırsak bir kadına dönüşmemin miladi olarak da şu fotoyu şuraya bırakayım madem.. :)






1 Mart 2017 Çarşamba

çelınç'ta 12. gün (12. En maskulen/feminen yanın nedir?)

Enteresan bir soru olmuş 12. güne denk gelen...
daha önce pek de düşünüp sorguladığım bir şey değil esasen...
yazalım bakalım ne inciler dökülecek...

EN MASKULEN VE FEMİNEN YANIN NEDİR?

geçen gün facebook'un şu geyik testleri var ya %kaç bilmem nesiniz falan diyen.. Kafadan uydurup kendi kendine attıklarından değil de, sorulu olanlarından.
Hani gençliğimizde Hey, Onyedi falan gibi dergilerde olurdu böyle testler..
Neyse işte
Kafanızın ne kadarı erkek gibi çalışıyor falan tarzı bir şeydi. Dandik dandik bir kadını zerre alakadar etmeyecek sorular.
ve fakat ben on sorunun onuna da doğru yanıt verdim...
Uzun lafın kısası şöyle diyebiliriz ki en maskulen tarafım ruhum..
Büü her zaman yanlışlık olmuş, son anda hatlar karışmış erkek doğacakken kadına dönmüşsün sen der
ve ayrıca yığınla erkek arkadaşım var ve benim yanımda tamamen erkek muhabbeti yapabilirler çekinmeden, beni kendilerinden sayıyorlar bir müddet sonra otomatikman...
enteresan di mi
ama hep böyle olageldi bu
daha 2-3 yaşındayken bile en yakın arkadaşım erkekti
ilerleyen yıllarda bir kan kardeş edindim, erkek...
var ruhumda bi adamlık.. Öyle kadın kaprisi, tribi, kıskançlığı falan hallerim hiç yoktur..

şahane bir içki masası muhabbetçisiyimdir desem yalan olmaz doğrusu


ve en feminen tarafıma gelirsek de ona da görünüşüm demek çok mümkün.. Bakıldığında tepeden tırnağa kadın ... hiç erkeksi bi halim, tavrım, edam yoktur... Bilakis gayet makyajlı, yüksek topuklu, dekolteli falan bir kadınım..

şekil 1-örnek a)



Büü bunu da der hep, bu kadar kadınsı görünüp bu kadar erkeksi nasıl düşünebiliyorsun diye :D
bilemiyoruz işte onu...
tamamen muamma :D


28 Şubat 2017 Salı

çelınç'ta 11. gün (11. Karşı cins karşısında en çok utandığın an?)

Hahahahaaaayyyytttt demiştim bütün kirli çamaşırlar serildi ortalığa diye di mi?
 soruya bakar mısınız?

KARŞI CİNS KARŞISINDA EN ÇOK UTANDIĞIN AN

kıpssssss....
ilk önce biraz düşünmem lazım.. İllaki vardır da, ben öyle pek de utangaç bir tip olmadığımdan şak diye gelmedi aklıma...
...
..
.
hâlâ düşünüyorum; ben öyle fazla pot kıran birisi değilim yaa..
gelmedi işte aklıma bir utanma sahnesi...

hah, aklıma bi şey geldi :D
karşı cinse karşı demesek de
karşı cinsle beraber olarak değiştirsek soruyu mesela?
olmaz mı?
ay niye olmasın ya
oldu bile..

Şimdi Büü ile sevgiliyiz daha karı koca olmamışız... Genciz de haliyle, kanımız kaynıyor.
Buluştuk bir hafta sonu gününde ara sıra gittiğimiz loş bir cafe var, gittik oraya oturduk. Çay kahve falan bir şeyler içiyoruz... Kumrular gibiyiz dip dibe mırıl mırıl...
ben Büü'nün omuzuna yatıyorum, o kolunu belime dolamış falan...
e arada da öpüşüyoruz
ne var çok normal..
tamam peki arada değil
bayağı sık diyelim .... eheheh

oturduğumuz cafenin adeti hesabı eski ciltli kitaplar arasında getirmek.. fransızca, almanca falan..
küt önümüze bir kitap koydu garson
baktık
"bu ne ya" dedik
"hesap" dedi çocuk
"biz hesap istemedik dedi büü pişkin pişkin"
"siz istemediniz, patron gönderdi" dedi çocuk
o zaman düştü jeton ki abartmışız sanırım birasssssss...

parayı ödeyip tüymüş sonra da senelerce o cafeye gidememiştik.. evlendikten nice sonra gittik yeniden..

hâlâ da duruyor... hadise sanırım 2000 senesinde olmuştu 17 sene önce...

işte ben o gün o garson çocuğun karşısında fena utanmıştım....

utanacak ne var
sevişmedik ya
iki öpüştük noolmuş

bu yaşımda hâlâ da öpüşürüm... dövüşene karışan yok.. öpüşene bıdı bıdı bıdı.. uyuzlar..


ama utanmıştım işte o zaman sanki suç işlemiş gibi...

işin en ironik tarafı cafenin o zamanki menüsünün kapağında cadde ortasına öpüşen bir çift fotoğrafı olması idi...
sonra düşündükçe çok pişman olmuştum, menüyü alıp patrona gidip
-değiştir bu menüyü bu kadar tahammülsüzsen demediğim için..

şimdi olsa dakka durmam gider söylerim
gençtim o zaman daha..
pehhhhh..

ne günlerdi yaaaaa

ne günlerdi demişken
şu şarkıyı da dinleyelim bence..
bayılırım...


27 Şubat 2017 Pazartesi

Çelınç'ta 10. gün (10. En sevdiğin ve sevmediğin özelliğin?)

çok yorgunum yaw... yazasım yok aslında ama bir taraftan da inatlaşma halindeyim  Başlandı ise günü gününe takip edilecek hey heeeeeyyyyy.
böyle de bir tarafım var ha, tipime hiç yakışmasa da..
nesse
bugünün sorusu da pek kazıkmış ...

EN SEVDİĞİN VE SEVMEDİĞİN ÖZELLİĞİN

ben sevmediğim özelliklerimden başlamak istiyorum izninizle. ennn ama en sevmediğim özelliğim duygusallığım, anlamsızca, salak bir duygusallığım var ne yazık ki.. oysa olmak vardı şöyle odun, kalas, hissiz, takmayan umursamayan bir tip.. Oh hayat onlara güzel mis misss yaşıyorlar dertsiz tasasız.. Hoş sorarsan pek dertliler ya, o da ayrı.. kimse onları anlamıyor, çok depresyondalar falan..
nesse..

bir başka sevmediğim özelliğim ise bunca tecrübeden sonra hâlâ insanlara güvenebiliyor oluşum... Ne kadar kuşku ile yaklaşayım, bunun lafına sözüne kanmayım desem de birdenbire kendimi o insanın iyi niyetine inanmış ve o kişiyi sevmiş olarak buluveriyorum.. Sonrası genel olarak sıkı kazıklar elbette..
Hâlâ insanların bakışları ile rol yapamayacağına dair bir inanç taşıyorum içimde... Salaklık, zira bakışlarına bakıp "bu beni üzmez ya" dediğim insanlar içinden beni hayatta en çok üzenler çıktı..
salaklık bu diyorsunuz di mi?
haklısınız
baya baya süzme salağım ben
ve bu salaklık da işte sevmediğim özelliğim...

Bir de bazen gülerken kendimi kaybedişime uyuz oluyorum.. Gülüp bitirdikten sonra fark ediyorum ne denli hunharca gülmüşüm ve herkes dönüp bana bakmış. Her defasında kontrollü ol kadın, kontrollü ol kadın, bir daha böyle gülme diye kendimi bir temiz haşlayıp bir sonraki komik hadisede yeniden başa dönüyorum..
yaş olmuş 44 hala ergenler gibi kakakakakakikikikikiki... noooluyosun acabaaaaaa ha noluyosun?

bakar mısınız yahu.. şöyle bir gülme şekli var mı?
kesin bademciklerim görünüyordur ... kesinnnn



Çok agresif bir kadın olmamdan da hoşnut değilim..  Ota bota sinirlenip parlayıveriyorum cadı cadı.. Üstüne üstlük sanırım tipik bir misophonia hastasıyım ki bu çok gıcık.. (misophonia da neyin nesiymiş dedinizse tık tık)

Daha vardır sevmediğim bir yığın özelliğim de, yeter bu kadar... zaten bütün kirli çamaşırlar saçıldı bu çelınç sayesinde ortalığa ... :D

gelelim sevdiğim özelliklerime..
Eh malum akılları pazara çıkartmışlar herkes gidip kendi aklını almış.. O hesap her insan gibi benim de kendimde sevdiğim bir sürü özellik var...

Kitap okuma alışkanlığımı seviyorum örneğin..
Bulaştığım bir işi yüzeysel yapıvermek yerine okunacak ne bulursam okumamı o konuyla alakalı.. Fotoğraf çekmeye başladıktan sonra çektiğimden çok okuduğumun olması gibi mesela..

bunlar fotoğrafa başlayalıberi fotoğrafa dair okuduklarım. Kataloglar ve dergiler ayrı..



Hayvansever oluşumu, o güzelim canlılar için içimin titremesini de seviyorum çok.. Pırçık koltukları didiklediğinde, bibloları kırdığında, oramı buramı dişleyip tırnakladığında sinirlenmek yerine bir gülme gelmesi halimi seviyorum..


Defne ile acayip bir ilişki kurabilmiş olmamı seviyorum.. Zaman zaman deli gibi birbirimizi yesek de birbirimizin vazgeçilmezi oluşumuzu sağlayabilmiş olmamı... Onun özgür ruhunu baskılamadan yetiştirebilmeyi.. (elimden geldiğince)



Sanatseverliğimi de seviyorum.. Anlamasam da kimisini,  saygı gösterebilirliğimi...

Dedim ya her insanın kendisine dair sevdiği özellik çoktur.. Sevdiği için zaten benimsemiştir o özelliği..
daha da yazıp bayıltıcı olmayım iyisi mi..

yorgunum hem bugün çok..

anlatırdım da
uzun hikaye
üşendim yaaa..

haaa canım bir şeyi istemedi mi aşırı tembel oluşum da sevilmeyenler hanesine eklensin
canım istedi mi ayarsız bir enerji ile deli gibi hareket edebilişim de sevilenler hanesine...


şaka maka 10 günü devirdik yalnız
çelınç yarılanıverdi a-aaaaa


26 Şubat 2017 Pazar

çelınç'ta 9. gün (9. Çocukken en çok korktuğun şey?)

A-00 geldik mi korkulara..
bugünün sorusu

ÇOCUKKEN EN ÇOK KORKTUĞUN ŞEY

şimdiye değin anlattıklarımdan aşağı yukarı bir sonuç çıkmıştır tahmin ediyorum. Evet ben pek de öyle korkak bir çocuk değildim.
kolay kolay korkmazdım pek bir şeylerden, gözü kara denen cinstendim..ağaca çıkar yüksekten atlar parkta salıncakta aşırı hızlı sallanmaktan takla attırır, olmadık muzurluk yapardım kılım kıpırdamadan

beni korkutan şeyler biraz daha kapsamlı derin şeylerdi

en başta  "ya anneme bir şey olursa" korkusu -ki bundan hâlâ çok korkarım...

3 yaşından itibaren gözlüklü bir velet olduğumdan gözlüğüm kırılacak diye korkardım... çok trajiktir kırılan gözlükler..dünyası kararır insanın yapılana kadar.. Bundan da hâlâ korkuyorum... hatta artık daha çok korkuyorum zira camlarım özel yapım olduğundan 1 ay sürüyor imalatı... aşırı pahalı olduğu için yedekleme yapmak da zor çünkü



3 yaşındayken gençlik parkında kaybolmuştum. genç bir çift bulup beni luna parka sokup oradaki anons merkezinden adımı anons ettirmişlerdi.. o gün annemle teyzemin anonsu duyduktan sonra anons merkezinin olduğu yerde bana doğru koşuşu hiç aklımdan çıkmaz.. ve evet bingo, kaybolmaktan yolumu bulamamaktan  hâlâ korkarım...


en acayibi ise  şu.. İlkokulda falanım.. Annem eczaneye gönderdi bir şey aldırmak için. ne idi anımsamıyorum.. puslu, gri ha yağdı ha yağacak bir gökyüzü vardı... Bizim sokağın ortasına dek yürüyüp sol sağ yaparak caddeye çıkılıp biraz daha yürününce idi eczane. alacağımı aldım dönerken bizim sokağa girdikten bir müddet sonra bir adam çıktı karşıma, pis sakallı falan değişik bir tip. bizim sokak eskiden çiftilikmiş ve o çiftilkten kalan döküntü gecekondumsu köy evleri vardı yıkık dökük, tam onların hizasındayız. Adam durdurdu beni..
-sen kimin kızısın
dedi
ters ters
-annemle babamın
dedim
afalladı biraz bu tip bir yanıt beklemiyordu sanırım..

yoluma devam etmek için yana kaydım, hop adam da kaydı.. geveledi bir şeyler dinlemedim ya da hatırlamıyorum..
-annem bekliyor çekil gibi bir şey dediğimi anımsıyorum ve gözlerimden alev çıktığını.. hiç korkmamış sırtımı iyice dikleştirmiştim.. o sıra arkamdan birileri yaklaşmaktaymış meğer... İğrenç adam eğilip salyalı salyalı ağzımı öpmeye kalkıp tükürüğünü bulaştırmıştı.. işte o anda çok korkup ses çıkaramadım
ve tam da o anda aniden gökgürültüsü patladı çok şiddetli.. zıpladım.. adam da ürktü ya ani sesten ya arkadan gelenlerden, defolup gitti koşarak ben de eve doğru koşmaya başladım.. soluksuz kalmıştım vardığımda..
bardaktan boşanırcasına bir yağmur indirmişti gökgürültüsü ile birlikte...
anneme anlattım olayı.. hiç ağlamadan..
şok olmuştu o da.. inansın mı inanmasın mı arada kalmıştı, süper hikaye uydurabilen bir bebeydim çünkü..
günler sonra mahallede bir sapık dolaştığı ve bir çok kız çocuğunu apartmanlara çekip taciz ettiği haberini duymuş annem... muhtemelen o adamdı..
ben o günden sonra gökgürültüsünden korkar oldum
ve evet
hâlâ korkuyorum....
ne zaman gök gürlese bülentin kolunun altına kaçıyorum
büü yoksa defnenin.. çok saçma evet
ama gerçek..

zannettiğim kadar da cesur değilmişim galiba...


25 Şubat 2017 Cumartesi

çelınç'ta 8. gün ( 8. En büyük çılgınlığın?)

Şimdi hayli çılgın bir kadına

EN BÜYÜK ÇILGINLIĞIN NE

diye sorulursa, o kadına kal gelivermesi normal midir?
Normal olabilir belki,
şöyle ki en çılgın olanları yazamayacağım..
o denli çılgın :D

sırlarımı ortaya dökmeden anlatılabilecek gibi olan bir tanesini yazayım madem.. :D

benim babam sıkı, disiplinli, kuralcı bir insandı -huzurla uysun- öyle kolay kolay dışarıya falan çıkamazdık geceleri.. binbir şaklabanlık yapar çıkardım ama ben yine de..
neyse
yazın teyzeme yollarlardı ablamla beni tatile. Bodruma
teyzem de tabi babamı bildiğinden kurallar koyardı bize.. gece biraz dolaşılıp gelinecek yatılacak vs.
evin bahçesinde ayrı bir oda vardı orada kalırdık biz.. dışardan gelir, iyi geceler diler odaya çekilir başlardık makyaja, giyinip süslenmeye..
teyzemle eniştem ışıklarını söndürdü mü pırrrr dışarı..
sabah onlar uyanmadan yarım saat önce falan dönerdik ..saat 5.30-6.00 da
artık her gece gide gide kanka olmuştuk barmenlerle, bodyguardlarla..
Temple vardı o zamanlar, en çok oraya giderdik. bir köşemiz vardı, bir bira alırdık o bardak hiç boşalmazdı.. yarılandı mı tamamlardı barmen arkadaşlar.. artık nasıl bir içmek hayal edin..
akşam yemeğini es geçmek durumunda kaldığım bir akşam bu tempoda içmişim içmişim saat 12.30 falan gibi başlamak kaydıyla.. sabahın 05:00 i olmuş hâlâ içiyorum..
Bir sevgilim vardı o zamanlar orada, bir tripleşme olmuştu aramızda çıkıp gitmişti, uyuz olmuştum.. onun kankalarından birinin elinden viski kadehini alıp, ne akla hizmetse, fondip yaptım.. bi tuhaf oldum, dedim dışarı çıkıyorum
sahile çıktım, yanda çin lokantası var.. kapanmış tabi
onun ahşap merdivenlerine oturdum...
başta sakin sakin otururken birden bir içim bulandı
kusmaya başladım oracığa
ama saf alkol çıkıyor..o derece..
ayağa kalkayım dedim... ı-ıh ne mümkün.. bekledim biri beni bulsun orada diye :D
ablam gelip buldu
sonra beni eve taşıdılar kollarıma girip, tek başıma yürümem olanak dahilinde değildi çünkü...
teyzemlere yakalanmadan odaya girip nasıl yattım bir ben bilirim.. bir de ablam :D
sabah da kalkıp denize gittim üstelik..
gençlik işte..

bu ve benzeri hikayelerim var işte.
sarhoşluk değil tabi hepsi, pek sarhoş olmam ben toplasak 3-5i geçmez..
ama işte aşağı yukarı böyle ayarsızlıklar.. dedim ya çok fenaları da var da
hayatta yazamam buraya .... :D :D

haa bu arada
44 yaşında saçlarını mora boyatmak çılgınlıktan sayılmaz
di mi?



24 Şubat 2017 Cuma

çelınç'ta 7. gün (7. En saçma zevkin?)

lalalalaaaaa
1 haftayı tamamladık bile..
su gibi geçip gidiyor yahu bu çelınç..

neymiş sorumuz:

EN SAÇMA ZEVKİN

hah soruya bak..
şaaaane..
benim başlı başına ne denli saçma bir kadın olduğum göz önüne alınacak olursa sahip olduğum zevklerin de makul mantıklı olması beklenebilir mi?
nck

aklıma geliverenleri yazayım o zaman.
eminim eksik kalanlar olacaktır.
zevkine düşkün bir insanım ne de olsa.


Defnoşla kılıktan kılığa girip dans ederek videolar çekmeyi seviyoruz. Bu önceleri defnoşun başlattığı bir aksiyondu ama sonra benim de zevkim haline geldi..



kızımla ikiz öküz gibi takım takım giyinmek de bir başka saçma zevkim.. zorlama, baskı yok ama o da seviyor. (galiba o benden daha fazla seviyor, büyüdükçe değişebilir elbette)



müzik sesi duyar duymaz dans etme kıvırma ihtiyacı hasıl oluyor bedenimde :D
ortam kıvırtmaya müsait değilse içimden içimden hareket etmeden kıvırtırım.. beynimin içinde ...
ve bundan da büyük zevk alıyorum...
bazen ortam uygun olmasa da kalkıp kıvırtabiliyorum.. bakınız fotoğraf:
herkes sakin sakin otururken ben delirmişim mesela :D :D




daha önce de söz etmiştim.. suratımı şekilden şekile sokup selfie çekmeyi seviyorum.. bence yeterince saçma bir zevk...



sabaha karşı 4'lere 5'lere kadar oturup sabah da yataktan kalkamayıp süne süne sabah uykusu uyumayı seviyorum..ama tatildeysem gece kaçta yatmış olursam olayım saat kurup sabahın köründe kalkıyor -gün kaçıyor, gün kaçıyor- diyerek yanımdakileri de uyutmuyorum...

ve elbette her kadın gibi ayakkabı alış-verişi...
ayakkabı almaktan zevk almayan kadın var mıdır ya?
yoktur bence..
ihtiyaç değildir, ona uygun kıyafetin yoktur ama yine de eğer vitrinde o ayakkabı ile duygusal bağ kurulduysa aranda.. onu almak büyük zevktir...



yazarken düşündüm de aslında kendim saçma bir kadın olmama rağmen zevklerim çok insaniymiş yahu..
yukarı da sıraladığımdan başka gelmedi aklıma pek saçma zevk
saçma olmayanlarsa çok fazla
okumak
yazmak
müzik dinlemek
fotoğraf çekmek
içki içmek
seyahat etmek yeni yerler görmek tanımak
tatil yapmak
deniz kenarında tembellik yapmak
yüzmek
örgü örmek
dikiş dikmek
tiyatro-sinema izlemek
defnoşla yapılan faaliyetler
dost buluşmaları
öpüşmek-sevişmek
vs
vs
vs
say say bitmez ...


23 Şubat 2017 Perşembe

çelınç'ta 6. gün ( 6. Hastası olduğun bakkal ürünü hangisi?)

geldik mi 6. güne
geldik geldik..
geç bile kaldım ben
çok iş hallettik bugün
akşam da spor yaptım..
anca oturdum başına bilgisayarın 
olsun
gün bitmedi hâlâ

sorumuz

HASTASI OLDUĞUN BAKKAL ÜRÜNÜ HANGİSİ

şimdi bu çelınç ilk günden beri maziye dair sorular sorunca ben böyle şimdiki zaman sorusunda afalladım bir hayli..
öncelikle bakkal kalmadı pek..hep market hep market..

düşündüm bakkaldan ekmek, süt dışında bir şey almaz olmuşum pek.. bi de kırk yılın başı sigara.
sigara içmem ben.. kimileyin içkinin yanında laf ola tüttürürüm.. o zaman da denk gelen ilk bakkaldan alırım işte..

soruyu ben yine çocukluğuma dönüp cevaplayayım iyisi mi...

bizim meşhur Hilal apartmanın girişinde bakkal vardı. Bakkal Mithat Amca... Bir de oğlu Musa abi..
Mithat amca aksiydi biraz, korkardık ondan ama Musa abiyi severdik. Mithat ancaya sonra araba çarpmıştı da ölmüştü adamcağız.. huzurla uyusun...

o bakkalda minik minik şeffaf naylon torbaların içinde emzik şeker satılırdı.. onlara bayılırdık. alır şekerini yerdik, kalan kısmı ucu sivri bir emzik şeklinde olurdu, bebeklerimizin ağzı hep delikti o emzikleri sokmak için.
şeffaf naylon torbası esas en ilgimizi çeken kısmıydı.. bahçede toprağı kazıp solucan çıkartır, o torbalara hayvan ölmesin diye bir kaç delik açıp solucanı koyar ağzını makarayla bağlar onun bunun posta kutusuna atardık..
sebep?
yok
çünkü muzurluk bunu gerektirir :D
zavallı hayvancıklar
ölüyor olacaklarını düşünmezdik, ne salakmışız..

fotoğrafını bulacağımı ummuyordum.. bizim yediklerimizin bire bir aynısı olmasa da benzerini buldum, şaşırdım :)  


ve yaz aylarında meybuz... oyyyy ne severdik..
meybuz denen şey algida falan çıkmadan, dondurma sadece pastanelerde ve AOÇ'nde satılırken bizim dondurma ihtiyacımızı gideren son derece kalitesiz bir üründü..
bir poşete tıkılıp dondurulmuş meyve suyundan ibaretti..vişneli, elmalı, portakallı falan olurdu.
torbanın ağzını yırtar dibinden ite ite bayıla bayıla yerdik..
annem emerek ağzında ısıta ısıta  ye dese de (bu ağzında ısıt da klasik anne lafıdır haaa ahahahah) ben dişleye dişleye yerdim..
ne kıymetliydi o zaman..
şimdiki zaman bebelerinin eline versen yüzüne bakmazlar...

meybuzun birebir aynısının fotoğrafını buldum.. nee pislik bi şeymiş :D


ha birde hastası değildim elbette ama bakkalda satılan bir ürün vardı
gripin...
ay ne acayip delirdi o ilaç bana..
üzerindeki sancı çeken kadın resmi pek içime işlerdi.. acırdım çok
bir de kocaman bi şeydi o, nasıl yutuyorlar boğazlarından nasıl geçer ki diye hep merak ederdim...


bizim çocukluğumuz negzelmiş yaaaa.

ya da güzel olan çocukluk galiba...
zamaneler de ilerde şimdiki şeyleri anlatıp -negzeldi çocukluğumuz- diyecekler kesin..
güzel olan zamanlar değil de yaşlar herhalde
çocuk olmak hep güzel... 


22 Şubat 2017 Çarşamba

çelinçta 5. gün (5. Gereksiz bir yeteneğin var mı?)

aaaa çeyreğe geldik çelınçta
ve ben firesizim
vay canına ne kadar çok özlemişim meğerse blogerlığı ben
bırakmayım bir daha...

sorumuza geçelim lafı uzatmayalımmmm

GEREKSİZ BİR YETENEĞİN VAR MI?

var :D
çok hızlı konuşabilmek..
hem de dinlenekli
hoppala dinlenekli ne la demeyin
yazının okunaklısı oluyorsa
sözün de dinleneklisi olmaz mı?
olmazsa da ben yaptım oldum,itirazı olan?
yok di mi
eheh
tahmin etmiştim :P

gevezeyim evet, çok hızlı konuşabiliyorum ona da evet
işin yetenek kısmı bu değil
yetenek kısmı anlaşılabilir konuşmakta
hızla ama anlaşılır konuşuyorum
pekiiii
bu yetenek gerekli mi?
hayır

tataammmm işte günün sorusunun cevabı..
kolay oldu bu..

bir tane daha gereksiz yeteneğim var..
ruh halim her ne olursa olsun -üzgün, kızgın, kırgın, neşeli, depresif vs vs, aklınıza ne gelirse-
poz ver fotoğrafını çekeceğim dendiği anda
hop
poz alınmıştır..
ahahahha
bir insanın yüz ifadesi bir salise içinde bu denli değişebilir mi?
hıhı değişir
gelin de görün..
ona sebep selfi çekerken de bir dakika içerisinde 29 ayrı ifade ile poz verip kolaj yapabiliyorum..
yetenek mi?
yetenek
faydalı ya da işe yarar bi şey mi?
hayır
:D


21 Şubat 2017 Salı

çelınçta 4. gün (4. Çocukluk kahramanın kimdir?)

Eveeeet buyrun bakalım günlerden dördüncüyeee...

neymiş konumuz

ÇOCUKLUK KAHRAMANIN KİMDİR...

Öncelikle elbette annem... -o doğduğum günden beri kahramanım, hep de öyle kalacak.. ömrü uzun olsun caniçim benim..

fotoğraf 1973 ağustosu 1. doğum günüme 10 gün kala..
kahramanım annişim, ablacanım.. ve yine nokta ağız göz burunsuz bendeniz...

Öyle çok da gözümde büyüttüğüm birisi olmamış düşündüm de.. (babababba egoya bak egoya, ne kahraman olcekler nan benim yanımda der gibi :P)
bir kaç sanal karakter var..

Bir tanesi Küçük Prens, o hem ilk aşkım hem de gönlümün kahramanıdır.. Çocukken de öyleydi, hâlâ da öyle... döner döner okurum kitaptan alıntılar...




Bir başkası Mandrake...
ayyy çok saçma evet
ama gerçek..
deli gibi severdim.. Şimdiki zaman insanları bilmezler mandrakeyi
kendisi bir çizgi kahramandır
sihirbaz...
Kankası vardı Türkçeye nedense Abdullah diye çevirmişlerdi adını ama orijinali Lothar zenci bir prensti kendisi...
sevgilisi vardı Mandrakenin Narda, bir de aşçısı karakuşak sahibi Hojo..

Mandrekenin kubbeli falan çetrefilli yollardan ulaşılabilen uzay üssü gibi acayip bir evi vardı Xanadu...
çok severdim o evi, orada yaşadığımı falan hayal ederdim.. sihirli küpü vardı bi de ... çok fantasrik gelirdi bana

Baş düşmanı Luciphor Mandrake'nin ikiz kardeşi Derek'i yoldan çıkartıp kötü yapmıştı..
Kurgu bir hayli Star wars havasında aslında
aydınlık ve karanlık taraf çok bariz..




Bir de döne döne okuduğum bir kitabım vardı, kaç defa okudum anımsamıyorum bile..
Marry Poppins.. uçan dadı..
ne özenirdim onun dadısı olduğu veletlere... 
kitabım duruyordu hâlâ .. geçen sene defnoş da okudu aynı kitabı :)
Nasıl severmişsem, bir zaman kılıktan kılığa girerek kendimi fotoğrafladığım "mış gibi" projesinde Marry Poppins-miş gibi bile olmuştum .. :D




Ve bir de Tom Sawyer'dan Huckleberry Finn... ne özenirdim o çocuğun o özgür yaşantısına.




ruhum özgür doğmuşum ben, farkındasınız di mi?

sihirbazlar
uçan kadınlar
gezegen gezegen gezen prens
serseri oğlan çocukları

na kız çocuğusun, özensene şeker kız candy olsun, ne bileyim pamuk prensesmiş, sinderellaymış falan...

ayyy yok ne sevimsiz... 
erkek budalası aptal karakterler..
evlenip sonsuza kadar mutlu yaşama budalası tipler
ıyyyy
kusunçç..
.